Tarihçemiz
Etik Değerlerimiz
Referanslarımız
Gizlilik Politikamız
|
DBE Kimdir ve Kuruluş Öyküsü
DBE Davranış
Bilimleri Enstitüsü, bireylere ve kurumlara psikoloji disiplini
çerçevesinde hizmet veren, araştırmalar yapan, sistem kuran ve eğitim
programları oluşturan bir danışmanlık merkezidir. Psikolog Emre
Konuk tarafından 1985 yılında kurulan enstitü, çözüm ürettiği
psikolojik sorunları hastalık değil, insan olmanın çözümlenebilir
sorunları olarak nitelendirir. Psikoterapi alanında Türkiye'de
açılan ilk özel enstitü olan DBE, ilgi alanındaki gelişmeleri,
bilimsel saygınlığı olan ülkelerin yetkin kurumlarından izleyerek meslek
içi eğitimler düzenlemeyi ve psikoterapinin ülkemizdeki gelişimine
katkıda bulunmayı da görevleri arasında sayar.
İnsan davranışının
analizi konusundaki yıllanmış uzmanlığının ve çağdaş iş dünyasında insan
kaynağına verilen önemin doğal sonucu olarak; bireyler, çiftler ve
ailelerin yanı sıra organizasyonların sorunları da, 1993 yılından
başlayarak, DBE'nin faaliyet alanına girmiştir.
Enstitümüzün Kuruluş
Öyküsünü Kurucumuz ve Başkanımız Sayın Emre Konuk'tan dinliyoruz...
"Hizmetlerimizi sizlere
daha iyi anlatabilmemiz için Enstitümüzün kuruluş öyküsünü anlatmam
gerektiğine inanıyorum. Tabi bunu daha iyi anlatmak için filmi biraz
geriye sarmam gerekiyor.
Daha ortaokuldayken
tiyatroda karar kılmıştım. Tiyatronun oyunculuğundan çok yönetmenlik ve
yapabilirsem oyun yazarlığı ilgimi çekiyordu. "İnsanı" merak ediyordum
ve tiyatroyu da "insanın durumunu" en iyi anlatabileceğim araç olarak
görüyordum. Her gün Göztepe'lerden kalkıp Aksaray'da Fırıldak İsmail'in
tiyatrosuna gelip, akşam 18:00 ve 21:00 oyunumu oynardım. Bir gün
Fırıldak İsmail'i vurdular, tiyatro da yandı. Eskiler bilir.
Bir de dünyayı biraz
itelersem değiştirebilirim gibi geliyordu. Bunun olamayacağını bilirdim
de, hissi güzeldi. Bu galiba büyük ölçüde aileden bulaşmıştı. Kendimi
bildim bileli ailede sanat, politika, düzenin değişmesi fikri, düzeni
eleştirme ve dünyayı başka türlü yapma isteği hakim temalardı. Babamın
milletvekilliği sırasında ne kadar etkili olduğunu, yaptığı işlerin
önemini çok sonraları fark ettim. Hem "sahnede" olup hem olmamayı
anlaşılan ondan öğrenmişim. Evin içi sanatçı ve biraz da politikacı
kaynardı. Hatta eniştem Suphi Karaman ihtilal hazırlıklarını bizim evde
yapardı. Ben de toplantıları gizlice dinlerdim. Babam CHP'li olduğu için
aranır, bazen haftalarca göremezdik. Yaşamı, değerler ve özveri üzerine
oturtma alışkanlığımı ve beni aşağıya çekecek ilişkilere girmeme
sağduyusunu sanıyorum o yıllarda edindim. Eşimi, arkadaşlarımı,
hocalarımı, mesai arkadaşlarımı, okuyacağım okulları, kitapları,
filmleri hep özenle seçtim. Hepsine çok şey borçluyum.
Kafayı "insana",
tiyatroya ve "dünyayı değiştirmeye" takmıştım. Ancak ters giden bir
şeyler vardı. Örneğin, tiyatro ve sanat dünyasındaki ilişkiler içinde
barınılamayacak kadar karmaşıktı. Kıskançlıklar, kuyu kazmalar,
dedikodular beni çok şaşırtmıştı. Hemen bıraktım. Felsefe mi, psikoloji
mi derken 1967'de ODTÜ psikoloji bölümüne girdim. Ne de olsa psikoloji
felsefeyi, sanatı, insanı, antropolojiyi, sosyolojiyi, tıbbı; kısacası
her şeyi içine alıyordu. Yani ömür boyu canım sıkılmayacaktı. Canım hiç
sıkılmıyordu ama "dünyayı değiştirme" projesini köklü bir biçimde gözden
geçirmem gerekti.
O sıralar herkes
dünyayı değiştirmeye çalışıyordu ama kimse kendisiyle uğraşmıyordu.
Eleştirilen ne varsa aynen özel yaşamlarda hiç sorgulanmadan
yaşanıyordu. Bağnazlık, sığlık, cahillik alabildiğine
ödüllendiriliyordu. Yani hiç bana göre değildi. Dünyayı kendi haline
bırakmaya ve kendi cumhuriyetimi kurmaya karar verdim.
Bu bir
"enstitü" olabilirdi. Ancak bir "enstitü", bir bina ve rasgele
bir araya gelmiş insanlardan oluşmaz. Daha doğrusu oluşmamalıdır. Bir
felsefesi, değerleri, vizyonu, hedefleri olmalıdır. Binaların da
felsefesi yoktur. Bir enstitü ancak belli değerlere inanan, aynı
perspektifte anlaşan insanların bir araya gelmesiyle oluşur.
Temel hedef insanın
mutluluğu olabilirdi. Yalnız hedefi küçültmemiz gerekecekti. Örneğin;
bireyler, aileler, çiftler, çocuklar, gençler, organizasyonlar, okul
sistemi çalışma alanlarımız olarak seçilebilirdi. Dünyayı
değiştiremezdik ama buralarda etkili olabilirdik. Burası bilgi üreten,
realiteye değişik açılardan bakabilen, dışarıyla bağları taze tutan,
yaratıcı insanlardan oluşan bir yer olabilirdi.
İyi de, tüm bunları
gerçekleştirecek mesleki donanım ve sermaye yoktu. 1982 yılında eşimle
birlikte bütün birikimimizi bu özlemimize yatırmaya karar verdik ve o
yıl Amerika'da Mental Research Institute'a (MRI)
gittim. Çünkü MRI "değişime" farklı bakış açıları getiriyordu.
İnsanların yaşadıkları sorunlara patoloji (hastalık) açısından
bakmıyordu ve o zamana göre çok yenilikçiydiler. Çok yönlü bir
felsefenin temel ilkelerini çok köklü bir biçimde gözden geçirip,
terapiyi onun üzerine oturtuyorlardı. En önemlisi değişimin ilkelerinin
basit olduğunu, uzun sürmeyebileceğini göstermişlerdi. Bu ülkemizin
koşullarına da çok uyuyordu. Üç yıl eğitim aldım ve sonra 1985'de
Türkiye'ye döndüm.
Bu yıllarda Türkiye'de
psikolojik terapi eğitimi yoktu ve sonuç olarak psikolojik terapi
uygulayan kuruluşların sayısı da yok denecek kadar azdı. Yaklaşık
7.000.000 nüfuslu İstanbul'da terapiyle uğraşan ancak birkaç kişiydik.
Aynı yılda yaklaşık 2.000.000 nüfusa sahip Buenos Aires'de 30.000
terapist vardı. Türkiye'de terapinin ve psikolojinin bir meslek olarak
algılanmasına, standartlarının oluşturulmasına katkıda bulunmak
öncelikli hedefimdi. Bu doğrultuda, meslektaşlara yönelik seminerler ve
çalışma grupları yaptım. İstanbul'da hastanelerde, üniversite
kliniklerinde, okullarda çalışan psikolog ve psikiyatristlere aile
terapisi ile ilgili seminerler vermeye başladım. Bu seminerlere ve
çalışma gruplarına katılan profesyoneller arasında terapiye ilgi duyan,
meraklı, kendisini mesleğine adamış insanlarla yakın ilişkide oldum ve
zamanla onları beraber çalışmaya davet ettim. Zaman içinde çekirdek bir
kadro oluşmaya başladı. O kadronun insanları ile hala birlikte
çalışıyorum. Enstitü'ye dahil edebileceğimiz hazır insan olmadığı için,
Enstitü kendi elemanını yetiştirmeye çok ağırlık verdi. Bugün Enstitü'de
çalışan terapistlerin çok büyük kısmı, kendi bünyesinde eğitim görmüş,
öğrenciyken temas edilmiş, seçilmiş, yüksek lisans veya doktoraları
sırasında destek verilmiş ve yardımcı olunmuş, aynı zamanda terapiye ve
süpervizyona yönlendirilmiş insanlardan oluşmaktadır.
Tiyatro yönetmenliği
yapmadım, ancak bir Enstitü yönetiyorum. Dünyayı değiştiremedim ama
sayıca az da olsa insanların hedeflerine ulaşmasına, daha keyifli bir
yaşam sürmelerine katkımız oldu. Bizi en çok sürükleyenin değerlerimiz
ve değerlerle ilgili hedeflerimizin olduğunu görüyorum: Bunlar;
yenilikçi olmak, ahlaki standartlara önem vermek, sosyal sorumluluk
almak, yeni insan kazandırmak, onların gelişimlerine katkıda bulunmak,
meraklı-hevesli-yaratıcı genç meslektaşların önünü açacak ortam
yaratmak, kaliteli iş çıkarmak ve örnek olmaktır. Enstitü; temizliği,
dekoru, danışanlarla olan ilişkileri ile gençler tarafından hep model
alınacaktı. Bu yüzden kaliteyi hep ön planda tutmak istedik. Bunlar
Enstitüye yön veren ana hedefler ve değerler oldu.
Böyle bir yolculukta
yönünü şaşırmamak, ancak bu yolculuğu kendi yolculuğu olarak gören çok
özel insanlarla mümkündür. Eşim, arkadaşlarım, meslektaşlarım hedefimden
şaşmama hiç izin vermediler. Yönü şaşmadan gidebiliyor olmak, ben
olmasam da orada "çok özel bir yaşamın" sürebileceğini görmek herhalde
en büyük mutluluk benim için."
Saygılarımla,
Emre Konuk
|
|
|